22/7/2009 ·

İsra ve Mirac denilince nedense benim aklıma hemen Taif gelir. Taif denilince de, daveti reddedilen, reddedilmekle kalınmayıp taş yağmuruna tutulan, ayakkabılarının içi kanla dolan bir Rasûl (s.a.v) gelir aklıma.



Ve Taif denilince bir vefakâr dost gelir herkesin aklına: Zeyd b. Harise (r.a).

Vücudunu Allah Rasûlüne siper eden, vücudunu kalkan gibi kullanan bir aziz dost. Taif şehrinin çapulcu sürülerinin taşları önce Zeyd’e değmek zorundadır, Zeyd’in karşılayamadıkları, arta kalan taşlar Rasûlullah’a (s.a.v) değer.

Yanılıyor olabilirim, Zeyd b. Harise’nin (r.a) burada üstlendiği rol, hicret yolculuğunda Hz. Ebubekir’in üstlendiği rolden hiç de aşağı bir rol değildir.

Hz. Zeyd b. Harise’nin Kur’an’da adı geçen ve böylece kıyamete kadar ebedileşen tek sahabe oluşunda söz konusu bu Taif yolculuğunun önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

Evet, İsra ve Mirac denilince peş peşe bunlar gelir benim aklıma.

Ve bir dua gelir aklıma, bu taşlanmanın ardından Rasûlullah (s.a.v) ‘ın hemen oracıkta yaptığı o tarihi dua gelir aklıma. İyi dikkat edin bu duaya, bu yönelişe.



"Allah’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak Sana arz eder, Sana şikâyet ederim.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin zayıf görüp de dalına bindiği çaresizlerin Rabbi Sensin!

Allah’ım! Huysuz, yüzsüz bir düşman eline beni düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile beni bırakmayacak kadar bana merhametlisin.

Allah’ım! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belalara hiç aldırmam. Fakat Senin merhametin bunları göstermeyecek kadar geniştir. Sana sığınırım, Senin vechinin nuruna sığınırım. Bütün karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerinin ıslahının yalnız kendisine bağlı bulunduğu Nûr'a sığınırım.

Allah’ım! Sen razı oluncaya dek affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak Sendendir!"



Dikkat ediniz! Bu yöneliş, bu yakarış, ayakkabılarının içi vücudundan akan kanlarla dolmuş bir Rasûlün yönelişidir, yakarışıdır.

Kendisine yapılan böylesine bir yönelişe, böylesine bir yakarışa Allah Azze ve Celle'nin bambaşka bir karşılık vereceği ne kadar da belli öyle değil mi?

İslam daveti Mekke şehrinde artık bir noktaya gelmiş düğümlenmişti. Ta baştan beri Mekke dışında bir başka şehrin kendisine iman edeceğini hissediyordu Allah'ın Rasûlü (s.a.v) Mekke'ye en yakın şehir de Taif şehri değil miydi? İşte bu ümitle gelmişti buraya Hz. Zeyd'i de yanına alarak.

Şehrin ileri gelen üç lideriyle görüşmeler yapmış, onları İslam'a davet etmiş, onlar bir takım kaypak ve politik cevaplarla daveti reddetmişler, bununla da kalmayarak şehrin ayak takımı gençlerini kaş göz işaretiyle Sevgili Resûlün üzerine salmışlar, onlar da şehrin bahçelerinin son noktasına kadar taş yağmuruna tutmuşlardı.

O günkü toplumsal ortam ve Mekke gelenekleri göz önüne alındığında bu olayın boyutlarının çok büyük olduğu görülür. Taif şehrinin İslam davetini reddetmesi bir yana, Rasûlü Ekrem (s.a.v) Efendimizin yeniden Mekke'ye girebilme ihtimali ortadan kalkıyordu. Mut'im bin Adiy isimli bir kişinin himayesinde Mekke'ye ancak girebilmişti.

İşte bu noktada gerçekleşiveren bu yakarışa mutlaka karşılık verecekti Merhametlilerin en Merhametlisi olan.

Rasûlünü kimseye bırakmadığını, kimsenin merhametine havale etmediğini, onu yalnız başına orta yerde koymadığını, asla terk etmediğini, hep onunla beraber olduğunu gösterecekti.

Fakat kim bilirdi ki O’nun bu sığınışının, bu yakarışının, gelinen bu son noktanın karşılığının İsra olacağını, Mi'rac olacağını?



Aslında böylesine cevap bulan bu etkin ve dopdolu yalvarışın, İsra ile, Mi'rac ile karşılık verilen bu yalvarışın arkasında sadece Taif taşlanması yatmıyordu elbette.

Rasûlullah (s.a.v)’ın ahsen bir kabul ile kabul gören bu yakarışın arkasında vefâkar bir eşin, aziz bir yoldaşın, müminlerin annesi Hz. Hatice'nin vefatının hüznü de vardı.

Bütün zevceleri arasında apayrı bir yeri olan Hz. Hatice'nin kaybedilmesinin inkisarı vardı. "Ben Allah'ın resûlüyüm, bana iman et" demeden, "Sen Allah'ın resûlüsün, Allah seni asla yalnız bırakmaz!" diyen ilk Müslüman’ın kaybedilmesi vardı. Daha evlenmeden önce Rasûlullah (s.a.v) Efendimizi hakkıyla takdir eden, Onun kadr-ü kıymetini, şanını ve izzetini idrak eden, iç dünyasını ve manevi cephesini ferasetiyle yakalayan o aziz kadının vefatının üzüntüsü vardı Taif dönüşü yapılan bu sıcak yakarışın içinde.

Ticaret kervanının başına getirdiğinde Onun ilerde Allah'ın sevgili bir kulu olarak ortaya çıkacağını tahmin eden, bütün bunları önceden bilerek ve isteyerek Resûlulah (s.a.v) ile evlenen vefakâr Hatice binti Huveylid'in bu dünyadan ayrılışının acısı vardı bu içli yakarışın geri planında.

Sadece ilk iman eden kişi olmakla kalmayıp, olgun bir kadın olarak Allah'ın Resûlüne bir ömür boyu moral veren, destek olan, bütün malını İslam davası uğruna feda eden, İslam davasının büyük destekçisi Hz. Hatice'nin artık bundan sonra yok olmasının verdiği tahassür vardı Taif dönüşü Allah'a böylesine yönelişinin gerisinde.

Rasûlü Ekrem'in Allah'a bu iltica edişinde, biri hariç, bütün çocuklarının annesi olan, kıyamet gününe kadar kendisinin pâk neslini sürdürecek olan, Ehl-i Beytinin kökünü kaybetmiş olmanın hüznü vardı.



Onun göklere anında ulaşıveren bu yakarışın gerisinde bir başka şey daha vardı.

Aynı yıl bir başka sarsıcı olay daha olmuştu, amcası Ebu Talip ölmüştü. Kendisini Mekke müşriklerine karşı yılmadan savunan, Ona bir zarar gelmemesi için her şeyini ortaya koyan Ebu Talib de o yıl ayrılmıştı dünyadan. Kureyş'in bu güçlü şahsiyetinin ölümüyle Peygamber Aleyhisselamı azgın müşrikler karşısında himaye edecek birisi kalmamıştı. Ebu Talib'in ölümüyle birlikte müşrikler iyice azgınlaşmışlar, Müslümanlara yaptıkları zulümleri artırmışlar, Resûlü Ekrem Efendimizi öldürmek için ilk defa ciddi girişimlerde bulunmaya başlamışlardı.

İşte bütün bunların beslediği hüzünle açıvermişti gönlünü ve ellerini Rabbine, ayakkabıları vücudundan akan kanlarla dolu olan o Resûl.

Hüzün Yılı demişler o yıla. Sanki Rasûlullah (s.a.v)’ın ondan önceki yılları neş'e içinde geçivermiş gibi.

Henüz anne karnındayken baba kaybetmenin, küçücük çocukken annesiz kalmanın, hele biri hariç bütün çocuklarının ölüsünü görmenin ne olduğunu böyle olmayanlar nereden bilsin? Şöyle bir bakıverin, Onun bütün bir ömrü hüzün dolu değil mi?



Her şey bir yana, Kur'an bile kendisine hüzünle iniyordu da Onun için okurken hüzünle okumamızı istiyordu bizden.

Fakat her şeye rağmen söz konusu olayların üst üste geldiği bu yıl, bir başka olmuştu.

İslam daveti Mekke'de kilitlenivermişti artık.

İşte böyle bir günde Allah Teâlâ, Resulüne büyük lütfunu gösteriyordu, Onu İsra'ya davet ediyordu, Mirac'a davet ediyordu. Bir rivayete göre Ka'be'de, bir başka rivayete göre Ümmü Hânî (r.a)'ın evinde böyle üzüntüler içerisindeyken Cebrail Aleyhisselam gelerek Rasûlullah (s.a.v) Efendimizi İsra ve Mi'rac yolculuğuna çağırıyordu.

İsra ve Mi'rac, Allah Teâlâ’nın Peygamberine olan en büyük lütuf ve ikramlarından birisidir.

Henüz dünyada iken onu ulaştırdığı en büyük makamlardan bir makamdır. Allah Azze ve Celle, her zaman kendisiyle beraber olduğunu, kendisini asla kâfirlerin insafına terk etmeyeceğini, kâfirler karşısında asla yalnız bırakmayacağını Resûlüne bu şekilde göstermişti.



Dikkatinizi Allah Teâlâ’nın yardım etme kanununa, kullarına lütufta bulunma, ihsanda bulunma âdetine çekmek istiyorum. Allah Teâlâ kendi yolunda olanlara yardım ve lütufta bulunurken, onlar bütün güçlerini, kuvvetlerini ortaya koymadan, varlarını yoklarını sarf edip tüketmeden asla yardımını göndermiyor. Bileklerindeki güç tükenmeden, dizlerindeki derman bitmeden, keselerinde, kasalarında olan tükenmeden Allah Teâlâ’nın yardımı gelmiyor. Müslümanlar Allah yolunda bir beşer olarak yapabilecekleri her şeyi yapmadan Allah Teâlâ ne Müslümanlara yardımda bulunuyor, ne de Müslümanların düşmanlarını helâk ediyor. İslam tarihini dikkatlice okuyan birisi, Kur'an-ı Azimüşşan'ı gözden geçiren bir kişi Allah Teâlâ’nın bu kanununu çok açık bir şekilde görür.





İsra ve Mi'rac'ın zamanlamasından şunu öğreniyoruz

Allah Teâlâ hep inkisara uğramış, kırılmış gönüllerdedir. Bütün yolların tıkandığı, bitti zannedildiği bir zamanda açılıyor göklerin kapısı.

Şimdi biz Müslümanlar olarak gerek fert fert ve gerek toplum olarak hüzün yılımızı yaşadık mı, hüzünlü yıllarımızı yaşadık mı dersiniz? Vakit, Allah Teâlâ’nın bize rahmet kapılarının açılmasının vakti midir dersiniz?

Bize denilseydi ki, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin hayatında bir İsra ve Mirac olayı gerçekleşecektir, bu ne zaman olsun, bunu hayatının neresine yerleştirelim? Allah Teâlâ’nın bu muazzam ikramı ne zaman verilsin kendisine? Belki çoğumuz kendi dünyamızı göz önünde bulundurarak derdik ki: “Mekke’nin fethinden sonra, insanların fevc fevc Allah’ın dinine girdiği esnada olsun bu İsra ve Mirac…”

Öyle ya, bizim dünyamızdaki ödüller hep böyle zamanlara denk getirilir. Bütün madalyalar, plaketler ve benzeri ödüller, kazanılan bir savaşın, elde edilen bir başarının ardından verilir.

İşte bu noktada Rabbimizin kanununun, sünnetinin ve âdetinin hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Çünkü Mekke’yi fetheden kişiye, insanların akın akın Allah’ın dinine girmesine vesile olan kişiye verilen talimata dikkat edin: “Rabbini hamd ile tesbih et ve bir de tövbe ve istiğfar et!”



Bir noktaya dikkat çekerek bitiriyorum.

İsra ve Mirac olayından almamız gereken nice feyizler, dersler ve ibretler varken, bütün bunları bir tarafa bırakarak;

“Yok efendim İsra ve Mirac bedenen gerçekleşmedi, ruhen gerçekleşti, uykuda gerçekleşti. Mescid-i Aksa orası değil, ondan maksat şudur. Yok efendim Burak şudur, Refref ile kastedilen şudur…” gibi tartışmalara girerek ümmete zerre kadar fayda vermeyen, hatta bölünüp parçalanmalara sebep olacak konulara girmekten ne zaman vaz geçeceğiz?

İsra ve Mirac bizlere çok çok şeyler vermesi gerekirken, son zamanlarda niçin hep bizlerden bir şeyler alıp götürüyor?

Yorum (yok) Yorum yaz!

1/5/2009 ·


اِنَّ اللهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

 (insanın aklına geliyor): “Madem herşey elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdil edip(çevirmek) ibkà etmek çaresi yok mu?”  Birden semâvî sadâ-yı Kur’ân işitiliyor. Der:

“Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir surette, güzel ve rahat bir çaresi var.”
 
Sual : Nedir?

Elcevap: Emaneti sahib-i hakikîsine satmak. İşte o satışta beş derece kâr içinde kâr var.

Birinci kâr: Fânî mal bekà bulur. Çünkü Kayyûm-u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâle verilen ve Onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil(geçici ömür), bâkîye inkılâb eder(dönüşür), bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, adeta tohumlar, çekirdekler hükmünde, zahiren(görünüşte) fena bulur, çürür; fakat âlem-i bekàda saadet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler ve âlem-i berzahta ziyâdâr, mûnis birer manzara olurlar.

İkinci kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.

Üçüncü kâr: Her âzâ ve hasselerin kıymeti birden bine çıkar. Meselâ akıl bir alettir. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir alet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazinanesini(elemlerini) ve gelecek zamanın ehvâl-i muhavvifanesini(endişe,korkularını) senin bu biçare başına yükletecek; yümünsüz ve muzır bir alet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık(günahkar) adam, aklın iz’aç ve tacizinden kurtulmak için, galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakikîsine satılsa ve Onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.

Meselâ göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyirle şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve Onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalâacısı ve şu âlemdeki mucizât-ı san’at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.

Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı(tat alma hissi) Fâtır-ı Hakîmine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîme satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının(nimetlerinin) bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.

İşte, ey akıl, dikkat et! Meş’um bir alet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Adi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hassa-i rahmet nâzırı nerede?

Ve daha bunlar gibi başka aletleri ve âzâları kıyas etsen anlarsın ki,
hakikaten mü’min Cennete lâyık ve kâfir Cehenneme muvafık bir mahiyet kesb eder( uygun hale gelir). Ve onların herbiri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü’min imanıyla Hâlıkının emanetini Onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir(kullanmasıdır). Ve kâfir hıyanet edip nefs-i emmâre hesabına çalıştırmasıdır.

Dördüncü kâr: İnsan zayıftır; belâları çok. Fakirdir; ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir; hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâle dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş ya canavar eder.

Beşinci kâr: Bütün o âzâ ve aletlerin ibadeti ve tesbihâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda Cennet yemişleri suretinde sana verileceğine ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler.
 
 
İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.

Birinci hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlât ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.

İkinci hasâret: Emanete hıyanet cezasını çekeceksin. Çünkü en kıymettar aletleri en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.

Üçüncü hasâret: Bütün o kıymettar cihazât-ı insaniyeyi hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlâhiyeye iftira ve zulmettin.

Dördüncü hasâret: Acz ve fakrınla beraber, o pek ağır hayat yükünü zayıf beline yükleyip zevâl ve firak(ayrılık) sillesi altında daim vâveylâ edeceksin.

Beşinci hasâret: Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını(ebedi hayat ihtiyaçlarını) tedarik etmek için verilen akıl, kalb, göz, dil gibi güzel hediye-i Rahmâniyeyi, Cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir.
Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır birşey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar?

Yok, kat’a ve asla! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Ferâiz-i İlâhiye(farzlar) ise hafiftir, azdır. Allah’a abd ve asker olmak öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez.
Vazife ise, yalnız bir asker gibi, Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli.

“Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmin” demeli ve Ona yalvarmalı.

Yorum (yok) Yorum yaz!

3/2/2009 ·


İMAN VE İSLÂM

“İman” ve “İslâm” kelimelerinin lûgat manaları birbirinden farklıdır. İslâm kelimesi (S-L-M) kökünden gelip; itaat, inkiyad ve bir şeye teslimiyet manalarına gelir. Istılâh‘ta ise; “Allahû Teâla (cc)‘ya teslim olmak Resûl-i Ekrem (sav)‘in din hususunda bildirmiş olduğu haber ve hükümleri kabul etmek” demektir. İmam-ı Maturidi: “Bize göre iman ile İslâm, her ne kadar lûgat ve lafız itibariyle manaları aynı değil ise de; kendileriyle murad edilen mahiyet incelendiğinde aynı olduğu görülür.”(45) buyurmaktadır. Esasen İslâmiyetin şartlarından bir kısmını inkâr eden kimse, imandan da çıkmıştır. Keza iman esaslarından bazılarını kabul etmek sûretiyle imandan çıkan kimse, İslâmiyetten uzaklaşmış ve kâfir olmuştur.

Nureddin Es-Sabûni bu konuda şunları zikretmektedir: “İman ve İslâm terimleri biz ehl-i Sünnet‘e göre aynıdır. Zevahir ulemasına göre ise ayrı ayrı şeylerdir. Ehl-i Sünnet görüşünün isbatı şöyledir. “İman” aziz ve celil olan Allahû Teâla (cc)‘yı; haber verdiği emir ve yasaklarında tasdik etmekten ibarettir. “İslâm” ise onun ulûhiyetine boyun eğip itaat eylemektir, bu da ancak onun emir ve nehyini benimsemekle gerçekleşebilir. O halde taşıdıkları hüküm bakımından iman, İslâmdan ayrılamaz ve aralarında mugayeret (birbirine zıtlık) bulunamaz. İman ile İslâm‘ın birbirinden ayrı şeyler olduklarını iddia eden kimseye sorulur: “Mü‘min olup da müslim olmayan, yahud da müslim olup da mü‘min olmayan kimsenin hükmü nedir?” Eğer biri için mevcud olup da, öteki için bulunmayan bir hüküm isbat edilebilirse ne âlâ, aksi takdirde sözünün yanlışlığı ortaya çıkmış olur.”(46)

İmam-ı Maturidi (rha) İman ve İslâm‘ın mahiyet olarak bir olduğunu izah ederken şu kat‘i nasslara dayanmaktadır.(47) Kur‘an-ı Kerim‘in hükümleri incelendiği zaman, mahiyet olarak iman ve İslâm‘ın bir olduğu sabit olur. Allahû Teâla (cc): “Ey mü‘minler (Yahudi ve Nasrani‘ler sizi kendi dinlerine davet ettikleri zaman) deyin ki: Biz Allah‘a bize indirilen Kur‘an‘a, İbrahim‘e, İsmail‘e, İshak‘a, Yakûb‘a ve torunlarına indirilenlere, Musa‘ya, İsa‘ya verilene (Kitaplara) iman ettik. Onlardan hiç birini (Kimine inanmak, kimini inkâr etmek sûretiyle) diğerinden ayırt etmeyiz. Biz (Allah‘a) teslim olmuşuz”(48) buyurarak, onlara kendisi ile mü‘min oldukları İslâm ismini vacip kılmıştır. Yunus sûresinde varid olan kavl-i celilinde Allahû Teâla (cc): “Musa da kavmine şöyle dedi: “- Ey kavmim, eğer siz (gerçekten) Allah‘a iman ettiyseniz, O‘nun birliğine (ihlasla) teslim olmuş müslimlerseniz artık ancak O‘na güvenip dayanın”(49) kavl-i celili de tıpkı onun gibidir. Onları iman ettikleri hususlarla müslüman yapmıştır. Allahû azze ve celle “Onlar İslâm‘a girdiklerini senin başına kakıyorlar. (Onlara) de ki: “Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Bilakis sizi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder, eğer siz (inandık demenizde) sadık kimselerseniz”(50) buyurmakla, imanlarında sadık olanların müslüman olduğunu beyan etmiştir. Meleklerin “Derken orada (Lût (as)‘ın memleketinde) mü‘minlerden kim varsa çıkardık. (Ki kalan kâfirleri helâk edelim) Fakat orada müslümanlardan bir ev halkından başkasını bulamadık”(51) dediklerini, Allahû Teâla (cc) Kur‘an-ı Kerim‘inde zikretmiştir. Binaenaleyh Allahû Teâla (cc) müslüman olanları mü‘minler olarak vasıflandırmıştır. Yani ayni mahiyette beyan etmiştir. Hakikatte iman ile İslâmın aynı olduğu sabit olmuştur.(52)

Hz. Abdullah b. Ömer (ra)‘den rivayet edilen bir Hadis-i Şerif‘te Resûl-i Ekrem (sav): “İslâm beş şey üzerine bina olunmuştur. (Bu beş şey) “Allah‘tan başka ilah yoktur. Hz. Muhammed O‘nun elçisidir” demek, (Kelime-i Şehadet getirmek), namaz kılmak, zekât vermek, hacc etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır”(53) buyurmuştur. Bu aynı zamanda “İslâm‘ın beş şartı” diye isimlendirilmiştir. Hadis-i Şerif‘te “Kelime-i Şehadet” getirmek; yani iman, İslâm diye isimlendirilmiştir.

Eş‘ari ulemâsı; İslâm‘ın imandan daha geniş olup, imanı da içine aldığı hususu üzerinde durmuştur. İman‘ın manası kalben tasdiktir. İslâm‘ın manası ise inkiyad edip, teslim olmaktır. Zarurat-ı Diniyye‘yi kat‘i olarak tasdik eden bir kimsenin; teslim olandan başka birisi olması mümkün değildir. Ancak her teslim olan, tasdik eden manasına değildir. Nitekim münafıklar zahiren müslüman gibi göründükleri halde, kalben tasdik etmemişlerdir. Eş-Şehristani “İslâm lafzı; hem mü‘min, hem münafık için kullanılan müşterek bir lafızdır”(54) demek sûretiyle, bunu gündeme getirmiştir. Ehl-i Sünnet ulemâsı, münafıkların akaid noktasından kâfir olduğu hususunda müttefiktir. Ancak, dil ile inandıklarını ikrar ettikleri için dünyevi ahkâm noktasından, müslüman gibi muamele görürler.

MELEKLERE İMAN

Önce “Melek” kelimesi üzerinde duralım. Arapça bir kelime olup “elûk” veya “elûke” kökünden gelir. Haber götüren manasınadır.(123) İslâmi ıstılâhta: Allahû Teâla (cc)‘nın emrine asla isyan etmeyen; erkeklik ve dişilik gibi özellikleri bulunmayan nurani ve latif varlıklara melek denir” tarifi genel kabul görmüştür. Kur‘an-ı Kerim‘de: “Ey iman edenler, gerek kendilerinizi, gerek ailelerinizi öyle bir ateşten koruyun ki, onun yakacağı insan ile taş‘dır. (O ateşin) Üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır ki, onlar Allah‘ın kendilerine emrettiği şeylere asla isyan etmezler. Neye de memur edilirlerse yaparlar”(124) buyurulmuştur. Bu Ayet-i Kerime‘de meleklerin kat‘i itaat içinde bulundukları serahaten beyan edilmiştir.

Varlıkları kat‘i nass‘larla sabit olan meleklerin; muhtelif şekillere girme kabiliyetlerinin bulunduğu da bilinmektedir. Melekler yaratılış bakımından günah işlemezler. Allahû Teâla (cc)‘ya itaat ve ibadet etmek onlar için tabii ve fıtridir.(125)

Kur‘an-ı Kerim‘de meleklerin çeşitli görevlerinden bahis buyurulmuştur. “İlliyyûn, mukarrebûn” diye isimlendirilen melekler; Allahû Teâla (cc)‘yı tesbih etmekle meşguldürler. Daima Allahû Teâla (cc)‘nın muhabbetiyle istiğrak halindedirler. “Mudebbirat” adıyla anılan melekler; kâinatın nizamı hususunda, Allahû Teâla (cc)‘nın emirlerinin icrasıyla vazifelidirler.

Bu iki grubun dışında; insanların ruhi halleri ve yeryüzündeki durumlarıyla vazifelendirilmiş melekler vardır. Bunların başında “CEBRAİL” gelir. Cebrail‘in görevi; insanların dünyada ve ahirette saadetlerine vesile olacak ilahi emirleri peygamberlere ulaştırmaktır. Kur‘an-ı Kerim‘de “Ruhu‘lemin” ve “Ruhû‘l-Kuds” olarak da anılmıştır. “MİKAİL” ismiyle bilinen meleğin vazifesi; rızıkları sahiblerine ulaştırmak, yağmur yağdırmak, rüzgar estirmek ve bunlar gibi tabiat olayı diye nitelendirilen hususları düzenlemektir. “AZRAİL”; ruhları kabzetmekle vazifelendirilmiştir. “İSRAFİL” ise; kıyameti ilan eden sûr‘u üflemekle görevlendirilmiştir. Bunların daha başka ne gibi görevlerle meşgul olduklarını ancak Allahû Teâla (cc) bilir bize düşen kat‘i nass‘larla varlıkları haber verilen meleklere iman etmektir.

CİNN‘LERİN MAHİYETİ

Allahû Teâla (cc)‘nın yaratmış olduğu gözle görülmeyen bir kısım varlıklar daha vardır ki; bunların başında “Cinn”ler gelir. Önce “Cinn” kelimesi üzerinde duralım. “Cin” ismi “Cenne” kelimesindendir; bir şeyi histen gizlemek, örtmek manalarına gelir.(126) “Cünne”, kalkan ve siper manasına, “Cenin” ana rahminde saklı olan çocuk manasına gelir ve bunların hepsi aynı köke dayanır. İslâmi ıstılâhta “Cin”; Allahû Teâla (cc)‘nın tekliflerine muhatab olan ve insanların gözle göremedikleri varlıklardır. Bunların da Allahû Teâla (cc)‘ya iman edenleri bulunduğu gibi, inkâr edenleri de mevcuttur. Allahû Teâla (cc)‘ya ilk isyan eden “İblis‘in” de; cinler taifesinden olduğu bilinmektedir.(127)

Cinlerin hava ile karışık alevli bir ateşten yaratıldığı bilinmektedir.(128) Cinler de; tıpkı melekler gibi görünmeyen gizli varlıklar olup, çeşitli sûretlere girmeye ve zor işleri yapmaya iktidarları vardır. Fakat cinler mahiyetleri itibariyle meleklerden farklıdırlar. Teklif-i İlahiyeye; hem iman, hem de ibadet noktasından muhatabtırlar. Cinler, tıpkı insanlar gibi hesaba çekileceklerdir.(129)

Kur‘an-ı Kerim‘de: (Ey Habibim) De ki: “Cinlerden bir zümrenin Kur‘an okurken onu dinlediği bana vahyolundu. Onlar (Kur‘an-ı) dinlemişler de (şöyle) demişler: “- Biz gerçekten hayranlık veren bir Kur‘an dinledik ki o, hakka ve doğruya götürüyor. Biz de ona iman ettik. Rabbimize (artık) hiçbir şeyi ortak koşmayacağız”(130) hükmü beyan buyurulmuştur. Abdullah İbn Mes‘ud (ra)‘dan rivayet edilen bir haberde; Cin‘ler, Taif‘te Resûl-i Ekrem (sav)‘den Kur‘an-ı Kerim‘i öğrenmiş ve tebliğ etmek üzere bir gurub görevlendirilmiştir. İbn-i Abbas (ra)‘dan rivayet edilen bir haberde Cinler, Resûl-i Ekrem (sav)‘in Kur‘an okuyuşunu “Nahle” mevkiinde dinlemişlerdir.(131) Allahû Teâla (cc)‘ya iman ve kulluk eden “Mü‘min cinler” bulunduğu gibi, Tağut‘a itaat eden “kâfir cinler” de vardır.

Cins birliği sözkonusu olmadığı için; insan ile cin arasında evlenme teşekkül etmez. Ancak cinler de kendi aralarında evlenirler. Müşrikler; ilahi sırlara vakıf olduklarını zannettikleri ve bu sebeble ulûhiyet derecesine çıkardıkları cin‘lere ibadet ederlerdi. Her biri adına çeşitli sihirler ve tılsımlar yapan; Sabii‘ler, Süryani‘ler cahiliyye dönemi Arapları ve Şamanist Türkler, cinler vasıtasıyla gaibi bildiklerini zannetmişlerdir. Halbuki cinler de gaibi bilmezler.

Kur‘an-ı Kerim‘de varlığı beyan buyurulan ve gözle görülemeyen varlıklardan birisi de şeytan‘dır. Arapça mütehassıslarına göre “Şeytan” kelimesi; uzaklık manasına gelen “Şatana”dan veya yanmak manasına gelen “Şeyata”dan gelir.(132) “Şatana”dan geldiğini kabul edenler “Fi‘lan” vezninde: “Haktan uzak olan” manasını vermişlerdir. Diğerleri ise; “fû‘lan” vezninde; “yanmış ve batıl” manasını esas almışlardır. Ruhlar aleminde iken; Allahû Teâla (cc)‘ya isyan ederek ve tekebbüre kapılarak, Hz. Adem (as)‘e (ta‘zim kasdıyla ve ilahi emirle) secde etmekten kaçınan iblis ilk şeytandır. Kur‘an-ı Kerim‘de “Şeyâtın-ı ins” ve “Şeyatın-ı cin” tabirleri geçmektedir.(133) Şeytan; kıyamete kadar insanların kalblerine vesvese vermek ve onları Allahû Teâla (cc)‘ya karşı kışkırtmakla izinlidir. Resûl-i Ekrem (sav)‘den Hz. Abdullah b. Mes‘ud (ra)‘un rivayet ettiği bir hadis-i şerif‘te; her insanın, cinler taifesinden bir şeytanının bulunduğu beyan buyurulmuştur. Ayrıca şeytanın insanın en büyük düşmanı olduğu da kat‘i nass‘larla sabittir.

PEYGAMBERLERE İMAN

İmam-ı Matûridi (rha): “Biz Allahû Teâla (cc)‘yı inkâr eden bir kimse ile; Allahû Teâla (cc)‘nın varlığını ispat etme hususunda münazara ederiz. Zira Allahû Teâla (cc)‘nın; peygamberlerini göndermesi hususunda münazarada bulunmanın mümkün olması; ancak o kimsenin Allahû Teâla (cc)‘ya iman etmesinden sonradır. Bununla beraber her iki hususun aynı anda münazara konusu yapılması, peygamberlerin mucizeleriyle mümkün olur.”(87) hükmünü zikretmektedir.

Allahû Teâla (cc)‘nın emir ve nehiylerinde, insanlar için büyük hikmetler vardır. Şurası muhakkaktır ki insan; en güzel bir biçim ve surette yaratılmış, yerde ve gökte olan bütün nimetler emrine verilmiştir. İşin ilginç yönü; bütün bu nimetler daha önce kazandıklarının karşılığı veya yaptıkları işin mükâfatı değildir. Öyle ise; bütün bu nimetler, birer imtihan aracıdır. İşte Peygamberler; Allahû Teâla (cc)‘nın hükümlerini (Şeriatını) insanlara tebliğ etmek için yani insanlar içerisinden seçip görevlendirdiği kimselerdir. Bunlara Peygamber, nebi ve resûl denir. Hz. Adem (as)‘den itibaren bütün peygamberler insanları; Allahû Teâla (cc)‘ya iman ve ibadet etmeye davet etmişlerdir. Kur‘an-ı Kerim‘de “Andolsun ki biz her kavme “Allah‘a ibadet edin, Tağut‘a kulluk etmekten kaçının” diye (tebliğat yapması için) bir peygamber göndermişizdir”(88) buyurulmaktadır.

Mekke müşrikleri, Resûl-i Ekrem (sav)‘in peygamberliğini inkâr ederken “Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi” diyerek; insanın, insan olan bir peygambere itaatını kerih bulmuşlardır. Bunun üzerine Kur‘an-ı Kerim‘de: “De ki; eğer yeryüzünde (insanlar gibi) sakin sakin yürüyen melekler olsaydı biz ancak onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik”(89) buyurulmuştur. Esasen her kavme kendi dilini konuşan bir peygamber gönderilmesi, Allahû Teâla (cc)‘nın büyük bir lütfûdur. Bazı peygamberler sadece kendi kavimlerine, bazıları da bütün insanlığa gönderilmiştir.

Kur‘an-ı Kerim‘de: “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Üstünüze çok düşkündür. Mü‘minleri cidden esirgeyicidir, bağışlayıcıdır o.” buyurulmaktadır.(90) Bu Ayet-i Kerime‘den de anlaşılacağı üzere, insanlara peygamber gönderilmesinin sebeblerinden birisi de onların içinde bulundukları sıkıntıları gidermek, kendilerini dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmektir. Esasen bütün peygamberler; Allahû Teâla (cc)‘nın emir ve nehiylerini tebliğ ederken, dünyevi hiçbir karşılık beklemediklerini açık açık beyan etmişlerdir. Nureddin Es Sabûni: “Peygamber gönderilmesindeki hikmeti” izah ederken şunları kaydediyor: “O halde hikmet onu gerektirmiştir ki yüce Allah (cc) peygamber göndersin. Bu peygamber, O‘nun (Allah‘ın) kullarına, ahirette kendileri için neler hazırladığını ve dünyaya neler yaratıp tevdi ettiğini haber versin; dirliklerini (huzur ve sükûnlarını) temin eden şeyleri emretsin, mahvolmalarına sebeb olacak şeyleri de yasaklasın.(91) “Ta ki, mahvolmak isteyen kimse bilerek mahvolsun, dirlik bulmak isteyen kimse de bilerek dirlik bulsun.”(92)

Kur‘an-ı Kerim‘de “(Biz) Peygamberler(i rahmet) müjdecileri ve azab habercileri olarak gönderdik. Ta ki peygamberlerden sonra insanların Allah‘a karşı (bizi imana çağıran olmadı diye) bir bahaneleri (mazeretleri) olmasın. Allah mutlak galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir.”(93) buyurulmaktadır. Hz. Adem (as)‘den, Hatemü‘l Enbiya Resûl-i Ekrem (sav)‘e kadar bütün peygamberler insanları tevhid‘e davet etmişler, bunun için de hiç kimseden dünyevi bir ücret talep etmemişlerdir. Sadrüddin Taftazani bu konu ile ilgili olarak şunları kaydediyor: “Allahû Teâla (cc) dünya ve din işleriyle ilgili olarak ihtiyaç duydukları hususları açıklasınlar diye insanlara peygamberler göndermiştir.”(94)

Allahû Teâla (cc); insanların kalplerini mutmain kılmak ve şüphelerini gidermek için, nübüvvetle görevlendirdiği kimseleri mucizelerle teyid buyurmuştur. Mucize (A-C-Z) kökünden türetilmiş bir kelime olup, “aciz bırakmak” demektir. Istılâhi manası: “Münkirlere meydan okuduğu sırada nübüvvet iddia eden kimsenin elinde, adetûllaha aykırı (tabiat kanunlarına taban tabana zıd) bir hadisenin vûku bulmasıdır.(95) Nübüvvet davasından çok önce veya çok sonra meydana gelmez. Zira ortada nübüvvet davası sözkonusu olmadan; tasdikten bahsetmek mümkün değildir. Kur‘an-ı Kerim‘de; mucizeler peygamberlerin doğruluğunu isbat eden deliller olduğu için “Ayet, beyyine ve bürhan” olarak anılmıştır: “Semûd (kavmine) de kardeşleri Salih‘i (gönderdik). De ki: “Ey kavmim, Allah‘a kulluk edin, sizin O‘ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık mu‘cize (beyyinetün) gelmiştir. İşte size bir alamet (ayetten) olmak üzere Allah‘ın şu dişi devesi!.. Onu (kendi halinde) bırakın. Allah‘ın arzında otlasın. Ona bir fenalıkla dokunmayın Sonra sizi acıklı bir azab yakalar.”(96)

“... Meryem‘in oğlu İsa‘ya da beyyineler (gayet açık bürhanlar, mucizeler) verdik ve O‘nu Ruuh‘ül kuds ile destekledik...”(97)

“Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd, Semûd kavm(ler)inin, İbrahim kavminin, Medyen sahiblerinin, mü‘tefikelerin haberi de gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık mucizeler (beyyinat) getirmiştir. (İnanmadıkları için tamamen helak oldular.) Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.”(98)

“Elini yakanın içine sok. Afetsiz bembeyaz olarak çıkacaktır o. Korkudan (kanat gibi açılan) ellerini kendine (birbirine) kavuştur (korkma). İşte bu iki mu‘cize, Fir‘avn‘a ve cemaatine Rabbinden iki bürhandır.”(99)

Nübüvvet iddiasında bulunan kimselerin elinde; Allahû Teâla (cc)‘nın lütfû ile gerçekleşen Mu‘cize; bütün insanları aciz bırakacak nitelikte olmak zorundadır. Ta ki bütün insanlar; o kimsenin nübüvvetini tasdik hususunda hiçbir şüpheye kapılmasınlar, veya tasdik etmezlerse ellerinde hiçbir hüccet kalmasın.

“Resûl” ve “Nebi” kelimeleri üzerinde kısaca duralım. “Risâlet” göndermek manasına olan “İrsal” den isimlidir. “Er Resûl” mübalağa sigasıdır. Çok defa gönderilmiş veya elçilik görevi uzadığından, gidip-gelip görüşmesi defalarca vûku bulmuş manasına gelir. Resûl; kendisini gönderenin devamlı haberlerini bekleyen ve alan demektir.(100) “Nebi”, haber manasına gelen “En-Nebe” kökünden türemiştir. Haber veren manasına gelir. İslâmi ıstılâh‘ta; “Allahû Teâla (cc)‘nın kendisine vahyettiği ve tebliğe memur kıldığı kimseye nebi denir” tarifi esas alınmıştır.(101) Resûl ile nebi arasında; Allahû Teâla (cc)‘nın vahyine muhatab olma noktasında bir fark yoktur. Ancak önemli fark şuradadır: Resûl; Allahû Teâla (cc)‘nın kendisine vahyederek tebliğe memur kıldığı, kendisine kitab ve yeni bir şeriat verdiği kimsedir.(102) “Nebi” ise Allahû Teâla (cc)‘nın kendisine vahyettiğinden insanları haberdar eden, fakat kendisinden önceki bir Resûlün şeriatı ile amel eden ve insanlara bunu izah edendir. Muayyen mevzularda kendisine hususi haberler de vahyedilir.

Kur‘an-ı Kerim‘de: “Öyle peygamberler (gönderdik ki) kıssalarını hakikat önceden sana bildirdik. (Yine) Öyle peygamberler (gönderdik ki) sana onların kıssalarını haber vermedik”(103) buyurulmaktadır. Dolayısıyla Kur‘an-ı Kerim‘de ismi zikredilsin veya zikredilmesin bütün peygamberlere iman etmek farzdır. Ancak Kur‘an-ı Kerim‘de ismi zikredilen peygamberlerden herhangi birisini inkâr (Vahyi inkar olacağı için) insanı küfre sürükler. Zira Kur‘an-ı Kerim‘in herhangi bir Ayet-i Kerimesi‘ni inkâr etmek, tamamını inkâr etmek hükmündedir. Kur‘an-ı Kerim‘de ismi zikredilen peygamberler şunlardır: Hz. Adem (as), Hz. İdris (as), Hz. Nuh (as), Hz. Hûd (as), Hz. Salih (as), Hz. İbrahim (as), Hz. Lût (as), Hz. İsmail (as), Hz. İshak (as), Hz. Yakûb (as), Hz. Yusuf (as), Hz. Eyyüb (as), Hz. Şuayb (as), Hz. Musa (as), Hz. Harun (as), Hz. Davûd (as), Hz. Süleyman (as), Hz. İlyas (as), Hz. Elyasa (as), Hz. Zülkifl (as), Hz. Yunus (as), Hz. Zekeriya (as), Hz. Yahya (as), Hz. İsa (as) ve Hatemü‘l Enbiya Hz. Muhammed (sav)‘dir. Bunların dışında Kur‘an-ı Kerim‘de zikredilen Zülkarneyn, Üzeyr ve Lokman hususunda; “Nebi” mi, yoksa “Veli” mi olduğu noktasında ihtilaf vardır. Bunların da tevhid mücadelesinde büyük görevler yüklendiği aşikârdır. Mü‘minler; Allahû Teâla (cc)‘nın kitabında zikrettiği bu kimselerin tamamına (Herhangi bir ayırım yapmadan) inanırlar. Zira İslâm dini, Hz. Adem (as)‘le birlikte başlamıştır.

PEYGAMBERAN-I KİRAM‘IN SIFATLARI

Allahû Teâla (cc)‘nın, kendilerine vahyettiği kimseler; diğer insanlardan bazı vasıflarla ayrılırlar. Elbette peygamberler de insan olmaları hasebiyle; yerler, içerler, sıhhatli ve hasta olurlar, evlenirler. İhtiyarlık ve ölüm onların başına gelir. Ancak, Risâlet görevinin ağırlığı ile, bazı üstün sıfatlara haizdirler. Şimdi kısaca bu sıfatlar üzerinde duralım.

SIDK (Doğruluk):

Peygamberler her hususta mutlaka doğruyu söylerler ve kendilerinden asla yalan sadır olmaz. Malûm olduğu üzere Resûl-i Ekrem (sav) kendisine vahiy gelmeden önce de; çevresinde doğruluğu ile ma‘ruftu. Herkes onun için “Muhammedü‘l Emin” diyorlardı. İslâm‘a düşmanlığı ile meşhir Ebû Cehil bile Resûl-i Ekrem (sav)‘e hitaben “Biz sana yalancı demiyoruz. Çünkü senin ne kadar emin sadık olduğunu hepimiz biliyoruz. Biz ancak Allah‘ın ayetlerini inkâr ediyoruz”(104) demiştir. Nitekim bunun üzerine Kur‘an-ı Kerim‘de: “(Habibim) Şu hakikati çok iyi biliyoruz ki, onların söyleyegeldikleri (sözler) seni herhalde tasaya düşürüyor. Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile bile Allah‘ın ayetlerini inkâr ediyorlar”(105) buyurulmuştur. Nitekim Bizans Kralı Heraklius, Ebû Süfyan b. Harb‘e: “- Şu söylemiş olduğun şeyi (Peygamberlik davasını) söylemeden önce, hiç onu yalanla itham ettiğiniz, suçladığınız olmuş muydu?” sualini sorar. Ebû Süfyan b. Harb: “- Hayır” cevabını verir.(106) Dikkat edilirse; Ebû Cehil ve Ebû Süfyan o dönemde, Mekke‘nin en önde gelen şahsiyetleridir. Esasen bütün peygamberler; tebliğ görevinden önce de çevrelerinde doğruluklarıyla ma‘ruf olan kimselerdir. Mekke müşriklerinden bir gurubun Kur‘an-ı Kerim‘i, Hz. Peygamber (sav)‘in uydurduğunu iddia etmeleri üzerine Allahû Teâla (cc): “Eğer (Peygamber söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) alıverirdik. Sonra da hiç şüphesiz onun kalb damarlarını koparırdık. O vakit sizden hiçbiriniz buna mani de olamazdınız. Şüphesiz ki O (Kur‘an) takva ehli için kat‘i bir öğüttür”(107) hükmü ilahisini beyan buyurmuştur. Dolayısıyla bütün peyamberler ilahi bir murakebe altındadırlar ve her hususta sadıktırlar

EMANET:

Peygamberler emindirler. Gerek din, gerekse dünya hususunda her türlü itamada şayandırlar. Allahû Teâla (cc)‘nın emirlerini ve yasaklarını ziyadesiz ve noksansız olarak tebliğ etmişlerdir. Kur‘an-ı Kerim‘de: “O (peygamberler) Allahû Teâla (cc)‘nın gönderdiklerini tebliğ edenler, O‘ndan korkanlar, Allah‘tan başka kimseden çekinmeyenlerdir. Hesap görücü olarak Allah yeter”(108) buyurulmuştur. Peygamberlerin vahye ihanet etmeleri veya gizlemeleri asla ve asla düşünülemez. Resûl-i Ekrem (sav): “Allahû Teâla (cc)‘nın emretmiş olduğu hiçbir şey yoktur ki, size emretmiş olmayayım. Allahû Teâla (cc)‘nın sakındırdığı hiçbir şey yoktur ki, sizi ondan sakındırmış olmayayım”(109) buyurarak meselenin ehemmiyetini beyan etmektedir.

FETANET:

Peygamberler akıllı, zeki ve kuvvetli rey sahibi olan kimselerdir. Akıl noksanlığı, ahmaklık veya herhangi bir hastalık sebebiyle kavrama güçlerinin zaafa uğraması gibi hallerden münezzehtirler.(110) Zira; heva ve heveslerine kapılarak Allahû Teâla (cc)‘ya karşı isyana yeltenen tağuti güçlerin bütün iddialarını ortadan kaldırmakla görevlendirilmişlerdir. Vahyi dosdoğru tebliğ için bu husus zaruridir. Nitekim Kur‘an-ı Kerim‘de buna delâlet eden birçok Ayet-i Kerime vardır: “Allah kendisine mülk (ü saltanat) verdiği için (şımararak) İbrahim ile Rabbi hakkında çekişeni (Nemrud‘u) görmedin mi? Hani İbrahim: “- Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür” deyince o (Nemrud): “- Ben de diriltir, öldürürüm” demişti. İbrahim: “- Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir” deyince inkâr eden o kâfir şaşırıp (ve tutulup) kalmıştır. Allah zalimler gürûhunu muvaffak etmez.”(111)

İSMET:

Peygamberler masumdurlar. Kendilerine vahiy gelmeden önce de sonra da, küfürden ve şirkten korunmuşlardır. Onların herhangi bir şekilde günah işlemeleri de sözkonusu değildir.(112) İmam-ı Maturidi (rha) Kur‘an-ı Kerim‘den: “(Akıllarınca) Onlar sana vahyettiğimizden başkasını uydurup, bize (atf ve) iftira edesin diye seni bile bile hemen fitneye düşürecekler. O takdirde seni (candan) dost edineceklerdi.”(113) Ayet-i Kerimesini zikrederek; Allahû Teâla (cc)‘nın Resûl-i Ekrem (sav)‘e en ufak bir masiyetin dahi gelmesine meydan vermediğini kaydediyor.(114) İslâm ulemâsının büyük bir çoğunluğu; Kur‘an-ı Kerim‘de peygamberlere atf edilen “zenb‘in günah manasında olmadığı hususunda ittifak etmiştir.(115) Zira “Zenb” kasden veya şehven işlenmiş günahtır. Peygamberler ise bundan Allahû Teâla (cc)‘nın lütfû ile korunmuşlardır. “Zelle” de günah manasında değildir.

TEBLİĞ:

Peygamberler; Allahû Teâla (cc)‘nın bütün emir ve nehiylerini, insanlar arasında hiçbir ayırım gözetmeksizin (Zengin, yoksul, siyah, beyaz vs.) tebliğle memurdurlar. Kur‘an-ı Kerim‘de: “Ve O kendi heva ve hevesinden söz söylemez. O (Kur‘an ve din hususundaki emri) ilkâ edilegelen vahiyden başka birşey değildir”(116) buyurulmuştur. Kur‘an-ı Kerim‘deki “Kıssa”lardan da anlaşılacağı üzere; peygamberler tebliğ hususunda her türlü çileye katlanmışlardır. Zira Tebliğ‘den maksad; Allahû Teâla (cc)‘nın emir ve nehiylerini kat‘i hüccetlerle insanlara ulaştırmak ve onların kıyamet gününde (Bizim bundan haberimiz yoktu) şeklinde mazeret ileri sürmelerini önlemektir. Nitekim Kur‘an-ı Kerim‘de: “Biz bir peygamber göndermedikçe azab etmeyiz”(117) buyurulmuştur. Yine bir başka Ayet-i Kerime‘de: “Senin Rabbin memleketlerin ana merkez(ler) ine, karşılarında ayetlerimizi okuyacak bir peygamber gönderinceye kadar, o memleketleri helak edici değildir ve biz ahalisi zalim olan memleketlerden başkasını helak edici değiliz”(118) hükmü beyan buyurulmuştur.

Kur‘an-ı Kerim‘de: “O peygamberler (yok mu?) biz onların kimine kiminden üstün meziyetler verdik. Allah onlardan biri ile söyleşmiş, birini de birçok derecelere yükseltmiştir. Meryem‘in oğlu İsa‘ya o beyyineleri biz verdik ve onu ruhu‘l-kuds ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, onların arkasındaki ümmetler, kendilerine o apaçık bürhanlar (mucizeler) geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ihtilafa düştüler. Neticede onlardan kimi iman etti, kimi küfre saptı”(119) buyurulmaktadır. İmam-ı Maturidi (rha) bu Ayet-i Kerime‘de geçen “Biz onların kimine kiminden üstün meziyetler verdik” hükmünü, peygamberlerin görevlerinin önemi ve kapsamıyla açıklamaktadır. Bazıları insanların ve cinlerin tamamına peygamber olarak gönderilirken, bazıları sadece kendi kavimlerine veya belli bir guruba gönderilmişlerdir.(120) Resûl-i Ekrem (sav)‘in “bütün alemlere rahmet olarak gönderildiği” de kat‘i nass‘larla sabittir. Fahrüddin-i Razi; bu husustaki hükümleri esas alarak, Resûl-i Ekrem (sav)‘in en efdal olduğunu ve bu hususta icma‘nın teşekkül ettiğini kaydediyor.(121) Şurası muhakkaktır ki; mü‘minler, bütün peygamberlere kat‘i olarak inanırlar.

Allahû Teâla (cc)‘nın peygamberler gönderdiğini; kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmesine rağmen, peygamberlerden bir kısmını inkâr eden kimse kâfirdir.(122) Bu sebeble; Hz. Adem (as)‘den beri gönderilen peygamberleri kabul etmekle birlikte, Hz. İsa (as) ve Resûl-i Ekrem (sav)‘i peygamber olarak kabul etmeyen yahudiler küfre düştükleri gibi, Resûl-i Ekrem (sav)‘in peygamberliğini inkâr eden Hristiyanlar da küfre düşmüşlerdir

Yorum (yok) Yorum yaz!

3/2/2009 ·

Hamdolsun...

Aydan geceyi, güneşten gündüzü vareden,

İnciyi midyenin midesinde,

Balı arının peteğinde vareden,

Yağmurdan baharı, topraktan çiçeği vareden,

Kalbimizi yoktan var eden Rabbimize hamdolsun.

Allahım!

Kalbimize nakşettiklerin için sana şükrediyoruz.

Acıların karşılığında cenneti sunduğun,

Günahlarımızı rahmetinle affettiğin,

Sevgiyi bize verdiğin için,

Sana şükürler olsun.

Yokuşta elimizden tutan,

Önderi bize dost kılan

Melekleri bize arkadaş kılan.

Aşkı kalbimize yoldaş kılan.

Rabbimiz!

Kalbimizdeki yaralarımızı iyileştir.

Sana ve aşka yolculuğumuzu tamama erdir.

Sevdiklerimizi koru.

Çocukları koru.

Senin adına dağları mesken tutanları koru.

Bizi koru.

Kalbimizi koru.

Filistin’i koru.

Çeçenistan’ı koru.

Keşmir’i kou.

Doğu Türkistanı koru.

Afganistan’ı koru.

Allahım!

Bizi korkutma ki ;

Bir ceylanız korkudan yüreğimiz telaşlanır.

Bizi zorlukla sınama ki ;

Kırılgan bir cesaretimiz var.

Senden ayrı koma ki;

Sevdiğimizden ayrılık,ferini alır gözlerimizin.

Allahım!

Bizi uzağında bırakma.

Şahdamarımıza sırlarını akıt.

Rabbim!

Seni bilmenin heyecanını bize tattır.

Alnımızı ateş denizlerine düşür her secde edişimizde,

Kalbimizi gülle doldur.

Yarabbi!

Kalbimizi sevdir bize, kalbimizi koru,kalbimizi koru!

Kalbimizi adadığımız rabbim!

Adağımızı kabul et!

 

AMİN



 

Yorum (yok) Yorum yaz!

31/1/2009 ·

hadis-i şerif

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::